9 Temmuz 2018 Pazartesi

Hımıl-grad

Bizim neslin pek de şart değilken ve aslında pek de beceremezken binbir hevesle salça kurması, reçel kaynatması, örgüler örüp saksıda sebze yetiştirmesi furyasına kolay olanından katılarak domatesimi biberimi saksıya ektim, tarıma başladım.

Fide almak yerine yediğim domatesin biberin içindeki çekirdekleri filizlendirip ektim. Hepsi kocaman oldu ama ürün yok. Çiftçiler zaten rutin ağladığı için ve emekliler İsrail'den bahsettiğinde genelde yalan yanlış bilgiler saçtıkları için hibrid tohum haberlerini "bor madeni" haberleriyle aynı kefeye koyup okumamıştım, kendim kaybetmişim. Bu konudaki bilgisizliğim yüzünden evde boy boy hayırsız çalılarım olmuş oldu. Gelelim asıl soruya: Erişkin bir insan neden durup dururken saksıya domates eker? İzah edeyim. Konya'da "Çok seviyorum, bayılıyorum, Selçuklu'nun başkenti" arkaplanlı turist dönemimi tamamladım, şehir bana kendini inceden inceye göstermeye başladı. Şimdi dürüst olalım: Taşrada hayat kesat. Beni de gelmeden biraz yanlış yönlendirmişler, Konya'ya gideceğimi her duyan "oooo sen ortamı asıl Konya'da gör", "Konya'da evlerde hep neler neler" dedi, öyle acayip ortamlar filan denince ben sandım ki ev partilerinde erkek striptizciler itfaiyeci kılığında dans edecek, ayaklarıma şampanyalar dökülecek, sandım ki gizli bir Las Vegas'a geliyorum. Yok ben bildiğin Konya'dayım, düz Konya. Bahar geldi, yaz geldi ağaçlar çiçek açtı, sokaklar da bir cıvıl cıvıl oluverse ya, olmuyor. Konya'nın sokakları cıvıl cıvıl, kıpır kıpır olmuyor; hımıl hımıl, mızır mızır oluyor. (Umarım Tarkan blog'umu okuyordur, bir sonraki albümüne elimde güzel söz var, verebilirim.) Mesela şehirde ben geldiğimden beri bir Ebru Gündeş, bir Sibel Can konseri oldu. Sibel Can konseri içkisizdir diye özellikle duyuruldu. Yani çok afedersiniz ama Sibel Can mı kaldı, Ebru Gündeş mi kaldı? Demiyorum ki illa benim sevdiğim birileri gelsin ama mümkünse hala sağ olan birileri gelsin, bu ablalar ölmedi mi? Şehirde mütemadiyen çeşitli sebeplerle dua günleri, dini toplantılar düzenleniyor, ya ben zaten nereye geldiğimin farkındayım, bunlar olacak biliyorum ama numunelik bir tane de başka bir konuda bir etkinlik oluversin, ayda bir tanecik değişik bir şey, biri de ne bileyim saksıda domates yetiştirmekle ilgili bir etkinlik yapsın, yok "domates yetiştirmenin sünnetteki yeri" olabilir belki...  Sezar'ın hakkı Sezar'a, süpermarket camında bir tane edebiyat etkinliği duyurusuna da denk geldim, tahmin etmek zor olmasa gerek: Necip Fazıl ustaya vefa. 


allah saklasın olur mu olur. 
Velhasıl şehir böyle etkinliksiz olunca insan ilişkileri de bundan etkileniyor. Taşra hayatının bunaltıcılığını anlatan bütün o boğucu filmler önünde saygıyla eğiliyorum. Burada insan ilişkileri böyle döne döne kendi içine kapanan bir yapı gibi. Bilmiyorum ki anlatabiliyor muyum? Ya sonunda hep birlikte yok olacağız, ya da bir sabah bunlatıcı düşlerden uyandığımızda kendimizi yatağımızda yandaki görseldeki gibi bulacağız.

Neyse yani ben evde yaşıyorum artık çünkü sokakta bir şey yok, şehirde bir şey yok, ne yapayım ben sokakta? Bazen sokakta sarıklı cüppeli amcaların sayısına bakınca kendimi dönem dizisi setinde sanıyorum. Sarıklı dayıyla uçurtma şenliği mi yapsın belediye, olmuyor tabi. Zaten biliyorsunuz, etkinliğin doğru ismi şu olabilirdi: Uçurtma uçurmanın sünnetteki yeri. 

NASA son geliştirdiği teleskoplarla taşrada insan ilişkilerini görüntülemeyi başardı.
O parıltılar hep gıybet. 

Aaa bir saniye, sokakta da yaptığım bir şey var artık: Bisiklete biniyorum! Bunu arada anlatayım, sonra yine şikayete devam ederim. Düz ayak şehir diye babamın bisikletini aldım, ne zamandır doğru düzgün binmemiştim, heveslenip çıktım yola. Evin etrafındaki parkta filan döndüm dolaştım, eve dönerken bir araba içinde beş tane sıfatsız adam, yavaşladılar benim yanımdan geliyorlar, camlar açık kafalar dışarda, bana dönük. Gidin diyorum, hegele hügele bir şeyler diyorlar, salyalı salyalı. Bir süre böyle seyrede seyrede geldiler yanımdan. Benim de sinirlenince ağzım çok bozuluyor, adamlara bastım küfürü ama ağzımdan bok akıyor, cinsiyetçi küfürün bini bir para; adamları da çok mu sinirlendirdim diye endişeleniyorum bir yandan. Sonra polis gördüm, şikayet ettim, gittiler. Zaten bisiklete binme becerilerime fazla güvenemezken bu olay biraz tedirgin etti. Ama birkaç hafta sonra bu tatsız hadiseyi unutup cesaretimi topladım veeee bugün işe bisikletle geldim. (Burada kendimi alkışlıyorum.) Konya'da pek çok yerde bisiklet yolu var, zaten Konya'ya İç Anadolu'nun Kopenhag'ı derler. (Hayır demezler saçmalamayın, diyeni de dövün.) Ben geldiğimden beri, yani beş aydır, yüzlerce bisikletli gördüm, genç, yaşlı, çeşit çeşit. Ama sadece bir tane kadın gördüm bisiklet üstünde. Bugün itibariyle sanırım iki olduk. İnsanlık için küçük, Konya için istenmeyen bir adım. Herkese ve güzel Konyamıza hayırlı olsun. Trafikten çekindiğim için sabah 6 buçukta çıktım evden, 7'de hastanedeydim. Yarın hemen dekanla görüşüp fazla mesai isteyeceğim, ya da belki senelerce işe geç geldiğime sayarım. Neyse önce trafiğe alışayım da, sonra bisikletle de geç gelirim.

Ürünsüz, hayırsız domatesimin bebekiği. Şimdi eşşek kadar oldu. Zaman işte, nasıl hızla geçiyor değil mi?
Nasıl, iyi delirmiş miyim, beğendiniz mi?


aslında fena gitmiyordum
ama sonra sarpa sardı.
Velhasıl şehrimiz etkinliksiz. Ankara'da evin yolunu bilmezdim, Konya'da bu kadar saat evde olunca ne yapacağımı şaşırdım. Önce biraz evi temizledim, hemen temizlendi bitti; bir adet (1) ahşap boyadım, maalesef çok çirkin oldu; kısa ve tatsız bir etamin işleme girişimim oldu, allah belasını
versin o nakış iplerinin, hepsi birbirine dolandı düğüm oldular durdular; youtube videoları eşliğinde yoga yapıyorum madem boş vakit bol, çok şükür bacağımı başıma dolayacak esnekliğe eriştim; okuyorum işte senelerdir kitaplıkta sıra bekleyen alınıp alınıp dizilmiş, okunmaktan çok alınmaya heves edilmiş kitaplarımı; ve hepsini de yapsan vakit dolmuyor, günler geçmiyor, böylece sıra geldi tarıma. Tarım meşakkatli, sabır istiyor, ilgi istiyor, ürün de yok ama olsun, anlayabildiğim becerebildiğim kadarıyla uğraşıyorum. Ne var ki ben bu taze yaşımda (taze dediğim de otuz maşallah), sabah kalkıp ürünsüz hayırsız bitkilerimle konuşuyorsam eğer, sorumlusu işte bu hımıldak şehirdir! Ah benim etkinliksiz Konyam!
Ve ayrıca çiftçiyi bitirdiniz be! 

6 yorum:

  1. Kökleri icin alan gerekiyormus, saksida boya gidip meyve vermezmis domates. Benim de var balkonda. Meyve vermesen de seni oldugun gibi seviyorum diyorum.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Yazıklar olsun, bahçemiz vardı da gıcıklığına mı saksıya ektik. Neyse ben de bir süre daha olduğu gibi sevip sonra söküp yerine nane ekeceğim.

      Sil
  2. Konya'da evde ne yapacağını fazla da düşünmeye gerek yok. Hemen evlenip 3 çocuk (oğlan buluncaya kadar sayı artabilir) yapıyorsun. Sonra herifi salıyorsun. O keyfine bakıyor (muhtemelen Akdeniz'in güzide tatil beldelerinde) sen de evde çocuk bakıyorsun. Arada günlere falan katılıp kocanın mal varlığıyla hava atıp mutlu oluyorsun.
    Konyalılar ne der bilirsin, çok da şiyitme.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Olum ben bunu neden düşünemedim! Fuzuli şiyitmişim :)

      Sil
  3. Haahjahahahah. Sonunda Konya’yı müthiş tanımlayan biri çıktı:):):) Önünüzde saygıyla eğiliyorum Sayın Ablacım :):):)

    YanıtlaSil
  4. Ha bu arada Konya’da yapılacak en iyi şey kedi almak ve tüm vaktinizi onla geçirmek :)

    YanıtlaSil